Aralık ayında Çanakkale’nin gündemine giren ve şehrin en önemli sorunu haline gelen kuraklık, Atikhisar Barajı’nda başta olmak üzere devam ederken Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Harun Baytekin, konu ile ilgili açıklamalarda bulundu. Baytekin, durumun ciddiyetine değinerek, “Eskilerin zemheri dediği mevsimler, 21 Aralık’ta başlayan ve 40 gün süren mevsimde en kısa günlerinde meydana gelen yağışlar özelikle kar yağışı yer altı su kaynaklarının can damarıdır. Eğer bu mevsimde yağış düşmüyorsa isterse yazın 150 mm- 200 mm yağış düşsün bu buhar olarak atmosfere geri dönüyor” dedi.

ÇOMÜ Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Harun Baytekin, Atikhisar Barajı’nda kendini gösteren kuraklık ile gündeme gelen konuyu ele aldı. Baytekin, “Türkiye’de son on yılda ortalama beş ciddi kuraklık yaşandı. Türkiye’nin en çok yağış alan bölgesinde dahi düzensizlik olduğunda etkisini gösteriyor. Türkiye’nin geri kalan coğrafyası orta ve batı Karadeniz'den başlayıp doğu güneydoğu Anadolu'ya doğru azalan bir yağmur eğrisi var. Tuz gölü ve Güneyde Suriye sınırı 275 mm yağış alır. Ama görüyoruz ki ortalama 650 mm yağış alan coğrafyalarda daha kurak coğrafyalardaki gibi bir kuraklık zamanın genişlediğini görüyoruz” şeklinde konuştu.

“EN BÜYÜK FAKTÖR FOSİL YAKIT TÜKETİMİ”
Bu durumun temelinde küresel ısınmanın olduğunu söyleyen Baytekin, “Küresel ısınmayı ortaya çıkaran en büyük faktör fosil yakıt tüketimi. Yani karbon tüketimi, karbondioksit atmosferde depolanan gazdır ve küresel ısınma da yüzde 52 paya sahip. Eğer karbon üretimi de azaltıp, yani kömür ve petrol tüketimi azaltırsak, bir miktar atmosferdeki karbon miktarını azaltabiliriz. Bununla ilgili, Paris İklim Anlaşması Kyoto anlaşması yapıldı. Bu ülkeler bazen imza koyuyor, bazen imzasını çekiyorlar. Amerika imzaladı çekti, şu anda Kuzey Amerika ve Çin Küresel Isınmada yüzde 40 etkili, tabi bunun sıkıntısını biz çekiyoruz. Bu ülkeler ürettiklerinin 10 katı çevreyi kirletiyorlar” ifadelerini kullandı.

“ÖZELİKLE KAR YAĞIŞI YER ALTI SU KAYNAKLARININ CAN DAMARIDIR”
“Bizim yaşadığımız gerçeği dönecek olursa. Yağışlar aslında toptancılık yapıyor” diyen Baytekin, “Çanakkale’nin son on yıllık yağış rejimini incelersek, geçtiğimiz yıl çok ekstrem bir yıldı. 345 mm bir yağış aldı bu coğrafya, bir önceki seneden gelen kurak sezon nedeniyle göletler barajlar boşaldı, dibini gördü. Ve bu coğrafyada yüzlerce çeşme kurudu. Yaz kış akan çeşmeler bu yer altı su rezervlerinde kuruduğunun göstergesidir. Eskilerin zemheri dediği mevsimler, 21 Aralık’ta başlayan ve 40 gün süren mevsimde en kısa günlerinde meydana gelen yağışlar özelikle kar yağışı yer altı su kaynaklarının can damarıdır. Eğer bu mevsimde yağış düşmüyorsa isterse yazın 150 mm- 200 mm yağış düşsün bu buhar olarak atmosfere geri dönüyor. Yeraltı sularına, havzalara, göletlere bir faydası olmuyor. Çanakkale halkına da önerim tüm ülke halkına önerim gibi su kaynaklarını tasarruf kullanması” diye vurguladı.


TÜRK ÇİFTÇİSİ ÜRETİMDEN YAVAŞ YAVAŞ UZAKLAŞMAYA BAŞLADI
Pandeminin tarıma etkilerini de değerlendiren Harun Baytekin, şunları söyledi: “Covid-19 virüsü Kasım Aralık 2019’da tanımlandı, Ocak ve Şubat gibi bütün Dünya salgının etkilerini hissetmeye başladı. Tabii bunun yayılımın engellenmesi için sokağa çıkma kısıtlaması sosyal ve kültürel faaliyetlerin sınırlandırılması durumlarını yaşadık. Bu sırada çiftçilerin de sahadaki çalışmaları nispeten kısıtlanmaya başladı. Bu süreçte gıda üreticileri, dünya ticaretinde rol oynayan ülkeler örneğin kuzeyimizde, en önemli buğday üreticileri Rusya ve Ukrayna gibi ülkeler, gıda programını arttırma ya yöneldiler yine, Kuzey Amerika’da gıda arzı oldukça fazla, ama depoların arttırılması, uluslararası ticarete sevk edilen emtia miktarının azalması yönünde kararlar aldılar dolayısıyla. Uluslararası borsada fiyatlar yükseldi. Yine insanların doğaldır ki, pandemi sürecinde sokağa çıkma kısıtlamalarının gelmesi ile birlikte kendi evlerinde bir takım stoka gitme yolunu seçtiler nitekim. Sokağa çıkma yasasından önce marketlerin önlerinde oluşan kuyrukları gördük. Yani doğaldır fiyatların bu noktada artması, çünkü bir ürüne talep artarsa, fiyat artar.”

“Ama Türkiye’nin bir problemi daha var” diyen Baytekin şöyle devam etti; “Özellikle bazı gıda ürünlerinde çok yüksek derecede İthalat yapmaya başlandı. Tabii bu ithalat döviz kurlarının artması Türkiye’deki maliyeti de artmış oldu fiyatlar yükselmiş oldu. Ha keza gıda gibi mesela kozmetik ürünlerinde dahi yüzde 50, yüzde 100 artış yaşandı. Uzun süreden belli ithalat politikaları özellikle enflasyonu düşük tutmak için yapılan ithalat, Türkiye’de gıda üretiminin azalmasına neden oldu, şöyle örnek verebiliriz. Türkiye’de en fazla üretimi ekimi yapılan buğday ve arpanın ekim alanı 30 milyon dekar azaldı. Yani Türk çiftçisi üretimden yavaş yavaş uzaklaşmaya başladı bunun temelinde. Girdilerin atması yani maliyetlerin yükselmesi, borsada oluşan fiyatların üreticiyi sevindirmemesi, istedikleri fiyata ürünlerini satamamaları. Aidiyet duygusunun zayıflaması ve vazgeçmesi gibi sebepler var. Son on yılda hali hazırda ÇKS’ye (Çiftçi Kayıt Sistemi) kayıtlı olan çiftçi sayısında da ciddi azalmalar oldu. Şimdi bu ekonomik etkiler dışında ek olarak bir de taşımalı eğitimin kotası yükselmesinden dolayı köylerimizdeki okulların tamamı kapatıldı, köylerimizdeki genç nüfus okulların olduğu yerlere taşındı. Taşımalı eğitime taşınması ile bunlarda şehirler ve ilçeler, biraz şöyle düşünelim. Duygusal olacak ama kim 6 yaşındaki çocuğunu servise verip de başka köy okuluna, ilçeye gönderir? Bu neticede köyden şehre genç göçü de artıyor. Genç nüfusun göçmesi tarımsal üretimi düşüren faktör oldu. Hükümet bununla ilgili tedbirler almaya başladı, üretime tekrar dönen köye dönen gençlere hibeler hayvancılık hibeleri vermeye başladı. Ama bunla yararlanmaya çalışan nüfus çok az kaldı yeterli olmadı.”

Sevi Gözay UĞURLU
Editör: Ersan Küçükkuru